Bu durum genellikle derin bir sevilmeme veya reddedilme korkusundan beslenir. İnsanları mutlu edersek daha çok sevileceğimize, onaylanacağımıza ve bağlarımızın güçleneceğine inanırız. Oysa sınırlarımızın olmadığı, kendi haklarımızı savunamadığımız ilişkilerde gerçek bir yakınlıktan söz etmek mümkün değildir. Sürekli verici olan taraf olmak, bir süre sonra içsel bir öfke ve kırgınlık yaratır. Kendimizden feda ederek sürdürdüğümüz her ilişki, özünde bizi tüketen bir yük haline gelir. Unutmamak gerekir ki; bir başkasına sınır çizmek, ona karşı örülen bir duvar değil, aksine kendi ruh sağlığımızı korumak için çizdiğimiz sağlıklı bir çerçevedir.
Gerçek şefkat, önce kendimize göstermekle başlar. Başkalarının hayatını kolaylaştırmak adına kendi omuzlarımıza taşıyamayacağımız yükler bindirmek, kendimize yaptığımız en büyük haksızlıktır. Hayatınızdaki insanları memnun etmek için harcadığınız o sonsuz enerjinin küçük bir kısmını kendinize ayırmanın vakti gelmedi mi? Unutmayın, siz herkesi mutlu etmek için bu dünyada değilsiniz ve kendi sınırlarınızı koruduğunuzda sizi terk eden insanlar, zaten sizin varlığınızı değil, sağladığınız kolaylıkları sevenlerdir. Kendinize hak ettiğiniz değeri vermek bencillik değil, hayata karşı borçlu olduğunuz bir öz-saygıdır.