Furkan Sadık Öz Ünvan: Psikolojik Danışman
Köşe Yazarı
Furkan Sadık Öz Ünvan: Psikolojik Danışman
 

Gerçekten Seviyor Muyuz Yalnızlığı?

Birçok insan sıklıkla kurar bu cümleyi: “Yalnızlığı Seviyorum.” Peki, gerçekten yalnızlığı seviyor muyuz yoksa sevmek zorunda mı bırakılıyoruz? Evet, aramızda yalnızlığı sevenler var. Hatta bundan keyif alanlar da var. Bunun temel sebebi içe dönük bir yapıya sahip olmaktır. İnsanlarla bir arada olmaktan da kendiyle kalmaktan da hoşnuttur bu kimseler ama kendiyle baş başa kalmak onlara daha caziptir. Buradaki durum tamamen bir tercihtir ama bazılarımızın durumu bundan farklıdır. Tercihimizin bu yönde olduğu yanılgısı ile yalnızlıktan ölüm kadar korktuğumuz gerçeği arasında savruluruz. Oysa bizimkisi bir tercih değil, zorunluluktur. Hayatımıza dahil ettiğimiz insanlar bizim kendimizle olan bağı bile sarsacak davranış ve tutumlarda bulunduklarında ilişkilere olan inancımız zayıflar. Bundan ötürü insanlara mesafeli olmaya başlarız, bu mesafe gittikçe büyür ve en sonunda kendimizi uçsuz bucaksız “yalnızlık tarlası”nda buluruz. Burası ilk başta çok korkutucudur çünkü duyduğumuz tek şey kalbimizin ritmi, gördüğümüz tek şey ise uzun bir sonsuzluktur. Bizi buraya yürümek zorunda bırakanlara lanet ede ede yürümeye devam ederiz ama yürümeyi tercih etmenin bizim elimizde olduğunu görmezden geliriz. Yalnızlık Tarlasında Arayış Boşluk ve sessizlik insanı en çok ürküten iki etmen olduğu için bağlanabileceğim şeyleri çaresizce aramaya çalışırız. Kimi zaman bir dumana, kimi zaman can yakan ama uyutan sıvılara, kimi zaman da son derece zehirli ilaçlara bağlanırız. Sonraları bunların zararlı olduğunu söyleyen bir fısıltı dolanır etrafımızda. Sessizliğin içindeki tek ses olduğu için ona itimat ederiz, bu yüzden de bir bağın yerini başka bir bağ ile doldurmaya çalışırız. Nesnelerin yerini alışkanlıklar alır. Elimize bir sepet geçer ve bu sepeti değerli olarak gördüğümüz taşlarla doldururuz adına koleksiyon dediğimiz. Bazen de bu taşları oyarak sürüsüyle heykel yaparız, bazen de ihtiyacımız olmasa bile ihtiyaçtan sayıp bu taşları saklarız. Ne yaparsak yapalım hem içimizdeki hem de dışımızdaki bu boşluk bir türlü dolmaz ve onu doldurmakla uğraşırken biz yavaş yavaş azalırız. Buna rağmen çok inatçıyızdır, “Kimseye ihtiyacımız yok.” diyerek sonu gelmeyen bu yolda ilerleyip tükenmeye devam ederiz. Acıya Dönüşen Sessizlik Bu ilerleyiş neticesinde korkutuculuk artık yerini acıya ve umutsuzluğa bırakır. Nesneleri de alışkanlıkları da bir kenara iteriz ve kendi yarattığımız köşede öylece otururuz. Bu halimiz dışarıdan donukluk olarak göze çarpacaktır çünkü ne yüzümüzde ne de ruhumuzda duygulara dönük bir emare görülür. Tamamıyla tepkisizlik içinde gibiyizdir ancak bunun ufak bir istisnası vardır: öfke. Sinir sistemimiz aslında fazlasıyla gergin olduğu için hassastır ve bu hassasiyet kendini en çok öfkede gösterir. Küçük olaylar bile devasa patlaklarmış gibi bir etki yaratır bünyede. Büyük yoğunlukta çıkan bu öfke dalgası, çevresindeki her şeyi yıkıp geçtiği için yalnızlık tarlasına yeni topraklar kazandırma yolunda mükemmel bir adım sayılır. Yeni toprak dedim diye sevinmeyin çünkü bunların hepsi ölü toprak, yani örtü olma dışında hiçbir işlevi yok. Sizi “yalnızlığı sevme” fikrine daha da alıştıran bir durum aslında bu. Tercih Mi, Zorunluluk Mu? Hani yazının başında aslında tercih değil de zorunluluk olduğunu söylemiştim size, hatırladınız mı? İşte zorunluluğu yaratan durum budur. Aslında sevmiyoruz, sevmek zorunda bırakılıyoruz. Buna hem bizim hem de çevremizin katkısı var, bu gerçek yadsınamaz. Sonraki yazımızda buna neler yapabileceğimize ve farkındalığımızı nasıl arttırabileceğimize bir bakacağız.

Gerçekten Seviyor Muyuz Yalnızlığı?

Birçok insan sıklıkla kurar bu cümleyi: “Yalnızlığı Seviyorum.” Peki, gerçekten yalnızlığı seviyor muyuz yoksa sevmek zorunda mı bırakılıyoruz?

Evet, aramızda yalnızlığı sevenler var. Hatta bundan keyif alanlar da var. Bunun temel sebebi içe dönük bir yapıya sahip olmaktır. İnsanlarla bir arada olmaktan da kendiyle kalmaktan da hoşnuttur bu kimseler ama kendiyle baş başa kalmak onlara daha caziptir. Buradaki durum tamamen bir tercihtir ama bazılarımızın durumu bundan farklıdır.

Tercihimizin bu yönde olduğu yanılgısı ile yalnızlıktan ölüm kadar korktuğumuz gerçeği arasında savruluruz. Oysa bizimkisi bir tercih değil, zorunluluktur. Hayatımıza dahil ettiğimiz insanlar bizim kendimizle olan bağı bile sarsacak davranış ve tutumlarda bulunduklarında ilişkilere olan inancımız zayıflar. Bundan ötürü insanlara mesafeli olmaya başlarız, bu mesafe gittikçe büyür ve en sonunda kendimizi uçsuz bucaksız “yalnızlık tarlası”nda buluruz.

Burası ilk başta çok korkutucudur çünkü duyduğumuz tek şey kalbimizin ritmi, gördüğümüz tek şey ise uzun bir sonsuzluktur. Bizi buraya yürümek zorunda bırakanlara lanet ede ede yürümeye devam ederiz ama yürümeyi tercih etmenin bizim elimizde olduğunu görmezden geliriz.

Yalnızlık Tarlasında Arayış

Boşluk ve sessizlik insanı en çok ürküten iki etmen olduğu için bağlanabileceğim şeyleri çaresizce aramaya çalışırız. Kimi zaman bir dumana, kimi zaman can yakan ama uyutan sıvılara, kimi zaman da son derece zehirli ilaçlara bağlanırız.

Sonraları bunların zararlı olduğunu söyleyen bir fısıltı dolanır etrafımızda. Sessizliğin içindeki tek ses olduğu için ona itimat ederiz, bu yüzden de bir bağın yerini başka bir bağ ile doldurmaya çalışırız.

Nesnelerin yerini alışkanlıklar alır. Elimize bir sepet geçer ve bu sepeti değerli olarak gördüğümüz taşlarla doldururuz adına koleksiyon dediğimiz. Bazen de bu taşları oyarak sürüsüyle heykel yaparız, bazen de ihtiyacımız olmasa bile ihtiyaçtan sayıp bu taşları saklarız.

Ne yaparsak yapalım hem içimizdeki hem de dışımızdaki bu boşluk bir türlü dolmaz ve onu doldurmakla uğraşırken biz yavaş yavaş azalırız.

Buna rağmen çok inatçıyızdır, “Kimseye ihtiyacımız yok.” diyerek sonu gelmeyen bu yolda ilerleyip tükenmeye devam ederiz.

Acıya Dönüşen Sessizlik

Bu ilerleyiş neticesinde korkutuculuk artık yerini acıya ve umutsuzluğa bırakır. Nesneleri de alışkanlıkları da bir kenara iteriz ve kendi yarattığımız köşede öylece otururuz.

Bu halimiz dışarıdan donukluk olarak göze çarpacaktır çünkü ne yüzümüzde ne de ruhumuzda duygulara dönük bir emare görülür. Tamamıyla tepkisizlik içinde gibiyizdir ancak bunun ufak bir istisnası vardır: öfke.

Sinir sistemimiz aslında fazlasıyla gergin olduğu için hassastır ve bu hassasiyet kendini en çok öfkede gösterir. Küçük olaylar bile devasa patlaklarmış gibi bir etki yaratır bünyede.

Büyük yoğunlukta çıkan bu öfke dalgası, çevresindeki her şeyi yıkıp geçtiği için yalnızlık tarlasına yeni topraklar kazandırma yolunda mükemmel bir adım sayılır. Yeni toprak dedim diye sevinmeyin çünkü bunların hepsi ölü toprak, yani örtü olma dışında hiçbir işlevi yok.

Sizi “yalnızlığı sevme” fikrine daha da alıştıran bir durum aslında bu.

Tercih Mi, Zorunluluk Mu?

Hani yazının başında aslında tercih değil de zorunluluk olduğunu söylemiştim size, hatırladınız mı?

İşte zorunluluğu yaratan durum budur. Aslında sevmiyoruz, sevmek zorunda bırakılıyoruz. Buna hem bizim hem de çevremizin katkısı var, bu gerçek yadsınamaz.

Sonraki yazımızda buna neler yapabileceğimize ve farkındalığımızı nasıl arttırabileceğimize bir bakacağız.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ozgunbakis.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.