Bir tişörtün etiketi boynunuzu rahatsız etti mi hiç? Ya da kalabalık bir ortamda omzunuza değen yabancı bir el, bütün dikkatinizi dağıttı mı?
Çoğumuz için bu hisler gelip geçicidir. Ancak bazı insanlar için dokunma, dünyayla kurulan ilişkinin en zorlayıcı kapılarından biridir. İşte bu noktada “dokunsal hassasiyet” dediğimiz görünmez ama etkisi çok gerçek bir deneyim devreye girer.
Dokunsal hassasiyet, bireyin dokunma duyusuna beklenenden daha yoğun ya da farklı tepkiler vermesiyle ortaya çıkar. Kimileri için bu, hafif bir rahatsızlıkken; kimileri için günlük yaşamı sekteye uğratan bir fırtınaya dönüşebilir.
Kıyafet seçmek bir mücadeleye, saç kestirmek bir krize, sarılmak ise kaçınılması gereken bir duruma dönüşebilir. Çoğu zaman çevre tarafından “abartı” olarak etiketlenen bu tepkiler, aslında sinir sisteminin dünyayı algılama biçimidir.
Toplum olarak dokunmayı sıcaklık, yakınlık ve şefkatle eşleştiririz. Oysa herkes için dokunma aynı anlama gelmez. Bazı bedenler dokunmayı tehdit gibi algılar. Bu algı, kişinin isteğiyle değil, sinir sisteminin verdiği otomatik bir yanıtla şekillenir. Tam da bu yüzden dokunsal hassasiyeti anlamak, yargılamadan dinlemeyi öğrenmekle başlar.
Ergoterapi, bu sessiz dili tercüme eden alanlardan biridir. Ergoterapistler, bireyin duyusal dünyasını keşfederken “normal” tanımlarının dışına çıkar.
Amaç, hassasiyeti ortadan kaldırmak değil; bireyin bu hassasiyetle birlikte işlevsel, güvenli ve dengeli bir yaşam kurmasına destek olmaktır. Bazen bu, doğru dokularla tanışmak demektir; bazen de çevresel düzenlemelerle sinir sistemine nefes alacak alan açmak.
Ergoterapi sürecinde dokunma yeniden tanımlanır. Kontrol bireye verilir. Ne zaman, ne kadar ve nasıl dokunulacağına kişinin kendisi karar verir.
Bu yaklaşım, sadece bedeni değil, özgüveni de güçlendirir. Çünkü kişi ilk kez “yanlış” olmadığını, sadece “farklı” olduğunu deneyimler.
Dokunsal hassasiyetle yaşayan bireyler bize önemli bir şey hatırlatır: Dünya tek bir duyusal ayarda çalışmaz. Herkesin ses seviyesi, ışık ihtiyacı ve dokunma eşiği farklıdır. Ergoterapi ise bu farklılıkları törpülemek yerine, onlarla uyum içinde yaşamayı öğretir.
Belki de asıl soru şudur: Dokunmaya hassas olanlar mı fazla, yoksa biz mi dinlemekte eksik kalıyoruz? Cevap, etiketlerde değil; anlayışta, sabırda ve bireyin deneyimine alan açmakta saklıdır.
Çünkü bazen iyileştirici olan şey, bir dokunuş değil; dokunmamayı bilmektir.