“Bu artık sadece yas değildi. Bu, düğümü sıkı sıkıya atılmış bir bilmeceydi.”
Bazı acılar vardır…Adını koyarsın.“Yastayım” dersin. Ve dünya, sana biraz daha yumuşak davranır. Ama bazı acılar vardır ki…Adını koyamazsın. Koyamadıkça büyür.Büyüdükçe içine sığmaz, kalbine taşar… sonra sessizce hayatına yayılır.
İşte benimki öyleydi. Bu bir kayıp değildi sadece.
Bu, yarım kalmış bir cümlenin içinde yaşamaktı.
Söylenmemiş sözlerin, tutulmamış ellerin, geç kalınmış vedaların yüküydü bu.
Bir şey eksikti…Ama neyin eksik olduğunu tarif edemeyecek kadar derindi.
Geceleri, herkes uyuduğunda başlıyordu asıl ağırlık. Kalbim sanki kendi içinde yankılanıyordu.
Bir boşluk değil bu…
Boşluk olsa, dolar.
Bu başka bir şeydi.
Bu, içimde sürekli kanayan bir yerdi.
O düğüm…
Bir anda boğazına oturuyor.Nefes almak zorlaşıyor. Ama kimse fark etmiyor.
Çünkü bu acı, en çok sessiz yaşanıyor.
İnsan en çok da bunu anlatamıyor. “İyiyim” diyorsun… çünkü anlatmaya kalksan, nereden başlayacağını bilmiyorsun. Hangi kırık parçayı önce göstereceksin?
Bilmecenin cevabı yok. Ama sorusu her gün yeniden soruluyor. Ben bu duyguyu yazarken fark ettim…
Aslında yazmıyordum, kanıyordum.
Her kelime, içimdeki o düğümden kopup geliyordu. Ve ben her satırda biraz daha çözülürken, bir yanım biraz daha dağılıyordu.
“Yalnızlığı Sen Seçmedin” böyle doğdu.
Bir hikâye olarak değil…
Bir yaranın sesi olarak.
Çünkü bazı yalnızlıklar seçilmez. Bırakılır insanın içine.
Ve sen…
O yalnızlıkla yaşamayı öğrenene kadar, her gün biraz daha eksilirsin.
Kimse bilmez…
İçinde neyi taşıdığını.
Kimse görmez…
Hangi cümlenin seni paramparça ettiğini.
Ama sen bilirsin. O düğümün hâlâ çözülmediğini…Ve belki de hiç çözülmeyeceğini. İşte en acısı da bu.
Geçmemesi değil…
Geçmeyeceğini anladığın an.
Çünkü bazı acılar iyileşmez. Sadece sen, onunla yaşamaya alışırmış gibi yaparsın…
Ve kimse anlamaz—
İçinde hâlâ sessizce çığlık atan bir kalp olduğunu.