Bir çocuğun dünyasında “güven” bazen bir bakışta saklıdır; anne ya da babanın gözlerinde “buradayım, korkma” diyen sessiz bir onayda. Eğer o bakış eksikse, çocuk yalnızca bir sevgi açlığıyla değil, görünmeyen bir tedirginlikle büyür. Duygularını bastırmayı, ağlamamayı, güçlü görünmeyi öğrenir.
Yıllar geçer, beden büyür ama o küçük çocuk içimizde kalır; her tartışmada geri çekilen, her ilgisizlikte alarm veren, her terk edilme ihtimalinde panikleyen o çocuk. Yetişkin oluruz ama ilişkilerdeki korkularımız hâlâ o çocukluk odasında yankılanır: “Yine gidecekler mi?”
Duygusal güvenliği tam yaşayamayan biri için hayat, sevgi dolu bir deneyimden çok, sessiz bir savaş alanıdır. Her “merhaba”da potansiyel bir “veda”nın gölgesi vardır. Ama güzel olan şu ki; duygusal güven yeniden öğrenilebilir. Bir bakışla yaralanan kalp, bu kez bir şefkatle iyileşebilir. Kendine dönüp “artık güvendesin” diyebilmek, çocukluğun yaralarını kapatmanın en olgun hâlidir. Çünkü bazen iyileşmek, geçmişi unutmak değil; ona şefkatle dokunmayı öğrenmektir.
Ve belki de en büyük büyü, başkalarından beklediğimiz güveni kendi kalbimizde bulabilmektir. Bir zamanlar dışarıdan gelmesini umduğumuz o sevgi, aslında hep içimizdeydi; sadece sesini duyamayacak kadar korkmuş, bastırılmış ve unutulmuştu.
Artık kimsenin bizi tamamlamasına gerek yok; çünkü eksik kalan parçayı kendi ellerimizle onarabiliriz. Çocukken “beni bırakma” diyen o ses, şimdi “ben buradayım” diyebilen güçlü bir kalbe dönüşebilir.
Ve unutulmamalıdır ki gerçek güven, gitmeyecek birini bulmak değil; gitse bile dağılmayacak bir yüreğe sahip olmaktır.
